Hayyam uyanır ve gökyüzüne bakar. Çölde bir kervansarayın bahçesinde, kum tanelerinden halı, ne kadar hayret edilesi bir şeydi. Uzaklardan gelen o sesle gözlerini / kulaklarını açar. Elinde dün gece yazdığı bir rubainin buruşmuş kâğıdı duruyor. Kâğıtta kelimeler, kehanet mi, gerçek mi, kurgu mu? Bilemeyiz. Bildiğimiz şey; yıldızlara sorulan sorular, kuşlara ve kumlara hayretle bakan bir çift göz, gördüklerini zihninden ve kalbinden geçirirken, anlam ve tat eklediğidir. İnsan olmanın yükü mü ? hediyesi mi ? Gördüklerinden anlam çıkarmak, semboller / kelimeler üretmek…
Bir anlık mutluluğun izleri vardı, aldığı nefeste, belirsiz gülüşünde… Bir sonraki “an” için… Bazen rüyada bir işaret, bazen bir kuşun muştusu, son zamanlarda içinde beliren ferahfeza bir his “hazırlan geliyor” mesajı oluyordu. Zamanın insanlarla iletişimi, yazı dünyasında, madde dünyasındakinden farklı olmuştu hep. Piktogram kullanarak bu durumu yumuşatmaya çalışan eski Mısır rahipleri bir ölçüde başarılı olmuşlardı. Kübik denklemlerin geometrik çözümlerini geliştirirken, cebirde yeni bir yol açmıştı. Zamanı algısı yeni bir takvim yapmaya zorladı. Celali takvimini yoksa neden yapsındı, güneş yılını hassas bir şekilde hesapladı / hata payı modern takvimlerden bile küçüktü. İnsan ruhunu, aşkı, ölümü ve evreni algısı yeni bir dil icat etmeye zorladı onu. Yeni bir dil olmasa da ona yakın bir şey yaptı; “rubailer”… Bir elinde bilim, bir elinde sanat, başka nasıl uçabilirdi insan. Bin yıl sonra yazdıklarını okuyan ölümlüler Onun için; “mistik”, “sorgulayıcı” “hedonist” dediler. Oysa yaptığı anlamaktı; hayatı, zamanı, payına düşen güzellikleri… Kabullenirken yorumlamaktı, maruz kaldığı kayıpları, Kişisel Keder Kotasını…
Ne zaman darlık gelse bulutlardan,
Ne zaman zehirli mızraklar fırlatılsa, karanlık güçlerin yeryüzündeki piyonlarından…
Ne zaman ulaştığı bölgenin hafifliğini, kılcallarında bir acıyla duyumsayacak olsa…
O kelimeyi* önce fısıldar sonra zihninden geçirirdi. Kimseler yoksa yüksek sesle söylerdi.
Bu titreşimi / frekansı yaklaşık sekiz yüzyıl sonra, Azulişko ile korkunç bir savaş veren Tesla yakaladı ( ya da Tesla frekansa yakalandı).
Konum Budapeşte, Tuna nehri kıyısında/ kaldırımda ölü bir kuş (güvercin belki de karga) bulur Tesla. Kuşun ölüsünü hayret / hüzünle seyretti. “Senin enerjin nereye kayboldu?” Azulişko ile karşılaştığı o günü hatırladı. Canlılara hayat veren enerji ile fizikteki enerji aynı değildi ve aralarındaki bağlantıyı hep merak etmişti. Kuşun cesedine elektrik vererek onu hayata döndürmeyi deneyecekti. Başarırsa elektrik enerjisi hayat enerjisine dönüşmüş olacaktı. Fizik ve metafizik arasında bir köprü kurmuş olacaktı. Elektrik / enerji konusunda onca deney onca araştırma yapsa da bulamadı. Saf zeka ile çözemedi. Deha düzeyindeki zeka bile yetmemişti. Çabaları yetersiz kaldı. Bir hayali vardı; Enerjiyi özgür kılmak, herkese bedava ışık vermek… Ama insanlar, yaşamayı unutmak gibi bir hastalığa kapılmıştı. Bilgi, yetenek, çaba hiçbirinin kıymeti yoktu; ta ki paraya dönüşünceye kadar. Gel gör ki adamımız Tesla’nın kafası paradan daha mühim (kendince daha mühim) konulara çalışıyordu.
Hayyam görse idi “Yoksa yıldızları mı çaldın gökyüzünden ?” derdi.
+“Bu, evrenin şarkısını dinlemenin bir yolu; elektrik, her şeyin damarlarında akan bir nehir. Senin rubailerin gibi, o da kalbin ritmini taşır.”
++Peki, bu nehir, insanı özgür kılar mı, yoksa zincir mi vurur? Senin kıvılcımlarınla benim kelimelerim.
O sırada, kervansarayın kapısında bir gölge belirir. Ne bir insan, ne bir hayalet; sanki evrenin kendisi bir şekil almış, onları izliyordur…
Her ikisi de seksen yılı aşkın süre dünyada kaldı, biri Nişabur da biri New York ta diğer tarafa geçiş yaptı. Biri onu seven insanlar arasında, biri yalnız öldü.
Yorum bırakın