İçeriğe geç

KURGU KİTAP

  • ARA
  • HAKKINDA
  • KAPAK

Sevdanın Evrimize Gerçeği

İnsanlık, yüzyıllar boyunca gerçekliği anlamlandırma çabasını aklın ve bilimin pusulasıyla sürdürdü. Klasik fizik, evreni kusursuz işleyen büyük bir makineye benzeterek, her olayın belirli bir sebep ve sonuç zincirine bağlı olduğu fikrini yerleştirdi. Ancak kuantum fiziğiyle birlikte bu mekanik düzen çözülmeye, kesinlik yerini olasılığa, düzen ise belirsizliğe bırakmaya başladı. Bu sarsıcı dönüşüm yalnızca bilimin sınırları içinde kalmadı; düşünce biçimlerini, sanatın yönünü ve estetik algıyı da kökten etkiledi. Ve tabii  sevdalara da sirayet etti. Oysa  kadim  zamanlarda klasik fizik  öncesinde insanın, Tanrı ile  ve tabiî ki tabiatla olan iletişimi canlı ve kesintisiz iken, sözün anlamı vardı. Bir söz  için bir  ömür feda edilebilirdi. Bir  ömre  en  fazla bir  sevda sığabilirdi (şansınız  varsa).

Narrator daha  anlaşılır söylesin, kronolojik yuvarlasın:

 EPİSODE 1: Kadim Zamanlar (İnanç /Mitoloji)  M.Ö. 80000  /  M.S. 1600:

Bu dönem, modern bilim öncesi dönemi, yani mitoloji, inanç  ve dinin iç içe olduğu zamanlardı.  Hayat ve sevda bir bütündü, sözün anlamı vardı. Karşımıza çıkan  kadın Tanrı’nın  armağanı idi. Ondan vazgeçemezdin, severdin, ölürdün uğruna; kaderindi lan senin. Senin  bireysel arzuların, kaprislerin olamazdı, küresel bölgelerin oynayamazdı. Hatta  öncesinde, sevdaya düşünce bunu anlamak zaman alırdı. Düşerken anlamazsın yere çarpınca anlarsın düştüğünü, onun gibi. Sevda bir  dönem sır olarak kalırdı. Gözlerde O ışık tutuşunca, halden anlayan bir  ruh görür, lakin söylemezdi. O ketum zamanlarda her edim bir tuhaflaşır, söylenmeyeni imalı yollardan dolaştırır, dolayımın her türlüsü, her şeye bulaşır; kağıda, kumaşa dokunur, taşa işlenir ki; bin yıllar  sonra bulanlar; ahanda “sanat” diye bağırsın ve  sırlar duymak isteyene  fısıldasın.  İlahi  takdir ile ruhlar buluşurdu, bir  sebeple  ayrılırsa sevdiğinden eyvah  eyvah; çöllere düşer, destanlar  yazar, savaşlarda katliamlar olurdu. Silahların teknolojik  olmaması tercihen öyle  idi. Tetiğe basarak  o  acı  geçmezdi, kaslar kesilip biçilecek ki  acılar  hafiflesin,  yahut  o  kafa kopsun da  kurtulsundu bu  dertten. Öbür  dünyaya  geçiş  yapar, orada  beklerdi sevdiğini,  bu  dünyada  beklemek dayanılmaz kederliydi. Yoksa  onca  vahşet  neden olsundu.   Savaş alanında yakılan  ateşler izlenirken, ertesi gün  ölsün mü  öldürsün mü kararı, sevgilinin hayali ile konuşulur ve öyle  karar verilirdi. Bireysellik sıfırdı. Tanrının kulu, O Afetin diğer yarısı, o  ordunun neferi idi.   Göklerin buyruğu başın gözün üstünde idi, rüzgar gibi eser, çilek  gibi  yaşar, kuş  gibi  ölürdü  insan. Tabiatla, Tanrı ile iletişimi kesintisizdi. Akış  sekteye  uğramazdı,  depresyona  girmezdi, göğsü daralırdı, gökyüzüne/ tabiata bakıp  ferahlardı.

EPİSODE 2: Klasik Fizik Zamanları (Mekanik Düzen ve Determinizm) (1600- 1900):

17.yüzyılda Kopernik, Kepler, Galileo ve özellikle Isaac Newton’un çalışmaları sayesinde evren, tıpkı bir saat gibi düzenli işleyen bir mekanizma olarak görülmeye başlandı. Newton’un hareket yasaları ve kütle çekim kanunu, evrendeki her hareketin belirli kurallara bağlı olduğunu öne sürüyordu. Tanrı’nın  yerini akıl ve  bilim alıyordu. Bu anlayışa göre:

  • Her olayın bir nedeni vardır.
  • Gelecek önceden hesaplanabilir.
  • Evren düzenlidir, sabittir ve değişmez kurallarla yönetilir.

Bu düşünce sistemi “determinizm” olarak adlandırılır. Yani her şey önceden belirlenmiştir. Bu bakış açısı sanata da aynen yansıdı. Klasik sanat anlayışı; düzen, simetri, oran ve ölçü üzerine kuruluydu. Sanatçıdan beklenen şey, doğayı mümkün olduğu kadar “kusursuz ve doğru” yansıtmasıydı. Tek bir doğru / güzellik anlayışı vardı ve bu anlayış herkes için aynı kabul ediliyordu.  Sevgi  algısı/ anlayışı  da bu  değişimden  nasibini alır;  tutkulu bir kader olmaktan çıkar, sosyal bir sözleşme, mantıklı bir seçim ve toplumsal bir görev haline gelir. Evlilik, ekonomik ve sosyal bir neden-sonuç zinciridir. Duygular bile rasyonel çerçevede ele alınır. Fizik formüllerle her şeyi hesaplıyorsa, sevgiler de hesaplansındı.. Rakamlar önemli olacaktı elbette, banka hesabı / maaşlar, maddi durum göstergeleri, grafiklerle bakıldı fallar. Sevgili; “doğru hesaplanmış” bir eş oldu.  İlişki, öngörülebilir, güvenilir ve toplum kurallarına uygun olmalıdır. Duygusal dalgalanmalar mekanik düzene aykırı kabul edilir. Duygular, mantığın bir sonucu olmalıydı, oldu sankim.  Ateşli silahlar savaş alanlarına sürülürken, sevgilerin ateşi kısılmaya başlıyordu. Sevgiler sebeplere aç parantez ( sunulan imkanlara / para/ konaklama / mevkii) gibi madde dünyası göstergelerine bağlı oldu. Sebepler değişince  sonuçlar da değişti. Sevgili  Tanrı’nın armağanı değil, akıl ile hesaplanabilir öngörülebilir bir nesneye dönüştü. Arabam şu marka, bu renk, şu model olsun / sevgilim sarışın, bu meslekten, şu yaşlarda olsun, söylemlerindeki benzerlik, reklam panolarında görülebilirdi. Mantık evliliği gibi bir  sözdeyiş, söylenir oldu. Oysa  mantıklı olan, daha mantıklı bir duruma dönüşebilirdi. Daha üst model araba almak gibiydi aldatmak, gözleri maddeden ötesini göremeyen her ölümlü için.  

EPİSODE 3: Modern Zamanlar ve Kuantum Fiziği (Son yüz yıllık süreç)

Lanet olsun ki  fizikçiler bu kez de kuantum mekaniğini keşfetti. Max Planck, enerjinin kesintisiz değil, paketler hâlinde yayıldığını keşfetti. Ardından gelen keşifler daha da sarsıcıydı: Işık hem dalga hem parçacık gibi davranabiliyordu.  Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’ne göre, bir parçacığın yeri ve hızı aynı anda kesin olarak bilinemiyordu. Schrödinger’in kedisi örneğinde olduğu gibi, gözlemlenene kadar bir şey birden fazla durumda bulunabiliyordu. Düz  mantık ile olanlar / sonuçlar tam bir  saçmalıktı. Bu  saçmalık, sanat  dünyasını duvara muz yapıştırmaya, galerideki  çöpleri sanat eseri olarak algılamaya kadar getirdi. Artık geleceği yüzde yüz hesaplamak imkânsızdı. Sadece olasılıklar vardı. Bu düşünce, felsefeyi ve sanatı doğrudan etkiledi ve postmodern düşünceyi besledi. Postmodern sanatta:

  • Tek doğru yoktur.
  • Herkesin gerçeği farklıdır.
  • Anlam izleyicinin zihninde oluşur.

Böyle  bir  dünyada sevgiler/sevgililer ne oldu Padavan?

Sevda artık ne ilahi bir kader ne de rasyonel bir sözleşme olacaktı. Sevda/ Aşk kavramlarının anlam kaymasına uğraması kaçınılmazdı. Sevdaya düşüp ömrünü feda eden insan, yeni dönemde “ilişkilere” ilişir ve iliştiği gibi ilişiği kesebilir artık, belirsizlik prensibi ile yönetilir; duygular değişkendir, sonuç öngörülemezdir. Sevgili, aynı anda hem mükemmel (tanecik) hem de kusurlu (dalga) olabilir. İlişkiler “saçma” (absürt) hale gelebilir.  Anlık doyum ve sonsuz seçenek olabilir. Sevgili, deneyim için vardır. Schrödinger’in  kedisi gibidir, hem var hem yoktur. Mutlak bağlılık yerini “biri bitmeden diğeri başlayan ilişkilere” veya “toksik ilişki” gibi karmaşık, olasılıksal durumlara bırakır. Her an yeni bir “olasılık bulutu” doğabilir. Sosyal medya hesabında 13 kadınla görüşen adam, kadının hesabındaki 26 ilişkiden biridir. Bu istatistik evreninde hayatının aşkını arayan insan kimyasallarla (depresyon ilaçları/ illegal maddeler) teselli bulacaktır. Atomun parçalandığı bir dünyada neyin güvenliği olabilirdi ki…. Temel birim infilak etmişti. Alemin fit** olduğu bir durumda, ex çeteleleri havada uçuşurken, leş listeleri borsada satılırken,  insanlık gerçek olana, saf olana, “herzamanvarolan”a dair duygusunu yitirdi. Bu durum insanın genlerine, var oluşuna, yüzbinyıllık kan akışına uyumsuzdu, sistem/ruh/ kalp bu duruma isyan ediyor, uyarı sinyalleri veriyordu. Histeri nöbetleri, alkol/madde kaçışları… Error nöbetleri için korkunç bir sektör oluştu. İstisnalar elbette var, O istisnalar kaidelerin de, sahte algıların da, canına okuyan tipler. Onlara feda olsundu, masallar da, sürgünler de, rüyalar da……
Diğer  yandan gene fizik dünyası der ki: “ Zaman herkes için aynı hızda akmaz.” “Madde ve enerji birbirine dönüşebilir” (E=mc²).  Zamanın ve sevdanın üç evresinde de hakikatle temas  edebilen insanlar var oldu.  Mutlak gerçeklikten  izafiyete geçerken mitolojik bir koku sürünen Narrator, umutsuz karamsar / pesimist gömlek giymezdi, baltasını su aygırı figürüne yaslayıp derin nefes alır, devam eder. “Önce bilgisi sonra duygusu” diye  sayıklayan ceset toplayıcıya kulak verelim. Olan biteni anlamadan arenaya çıkan her Romalı, hüsranlı bir akşamda ağlamaklı olacaktır. İşkence*ye uğrayan her tutsak ya ölümü, ya akıl sağlığını seçecektir. Çoğu zaman bu seçim kendisine bırakılmaz. Bir çözüm, bir teselli vermedin MarkoPolo kılıklı..
Psikiyatri servislerinde  değil, terapi dümenlerinde  değil, psikolog maskeli dolandırıcılarda hiç değil.. Belki kendi cennetini bulmuş bir ölümlü, yolu/ pencereyi işaret edebilir; Cennetini bulan insanların yegane özelliği; gözlerine bakınca anlamsız bir  neşe görürsünüz.  “Bu devirde…” diye  başlayan cümleler kurduran insanlardan bahsediyorum, madde dünyasını o parlak gözlerle aşamazsın, gönülden sevmek için fuzzy logic gerekir, var mı yok mu bilmeden, gelir mi gelmez mi önemsemeden, yargısız infazları istinafa götürmeden, O hücrede tünel kazmayı gerektirir, infaz gününü rüyada görüp geriye sayarken O’nun hayaline Aşkla sarılmayı gerektirir.. 

En başa dönersek;  bu  dünyada bir var  bir yokuz..
Herzamanvarolanı  unutursak biraz duman biraz külüz…

Bunu paylaş:

  • X'te paylaş (Yeni pencerede açılır) X
  • Facebook üzerinde paylaş (Yeni pencerede açılır) Facebook
Beğen Yükleniyor…

Yorum bırakın Cevabı iptal et

NİHAYETİNDE NİYETLERİMİZ ARTNİYETLERİMİZE GÖREDİR

  • Yorum
  • Tekrar blogla
  • Abone Ol Abone olunmuş
    • KURGU KİTAP
    • WordPress.com hesabınız var mı? Şimdi oturum açın.
    • KURGU KİTAP
    • Abone Ol Abone olunmuş
    • Kaydolun
    • Giriş
    • Kısa adresi kopyala
    • Bu içeriği rapor et
    • Yazıyı Okuyucu'da görünrüle
    • Abonelikleri Yönet
    • Bu şeridi gizle
%d