İnsanlık, yüzyıllar boyunca gerçekliği anlamlandırma çabasını aklın ve bilimin pusulasıyla sürdürdü. Klasik fizik, evreni kusursuz işleyen büyük bir makineye benzeterek, her olayın belirli bir sebep ve sonuç zincirine bağlı olduğu fikrini yerleştirdi. Ancak kuantum fiziğiyle birlikte bu mekanik düzen çözülmeye, kesinlik yerini olasılığa, düzen ise belirsizliğe bırakmaya başladı. Bu sarsıcı dönüşüm yalnızca bilimin sınırları içinde kalmadı; düşünce biçimlerini, sanatın yönünü ve estetik algıyı da kökten etkiledi. Ve tabii sevdalara da sirayet etti. Oysa kadim zamanlarda klasik fizik öncesinde insanın, Tanrı ile ve tabiî ki tabiatla olan iletişimi canlı ve kesintisiz iken, sözün anlamı vardı. Bir söz için bir ömür feda edilebilirdi. Bir ömre en fazla bir sevda sığabilirdi (şansınız varsa).
Narrator daha anlaşılır söylesin, kronolojik yuvarlasın:
EPİSODE 1: Kadim Zamanlar (İnanç /Mitoloji) M.Ö. 80000 / M.S. 1600:
Bu dönem, modern bilim öncesi dönemi, yani mitoloji, inanç ve dinin iç içe olduğu zamanlardı. Hayat ve sevda bir bütündü, sözün anlamı vardı. Karşımıza çıkan kadın Tanrı’nın armağanı idi. Ondan vazgeçemezdin, severdin, ölürdün uğruna; kaderindi lan senin. Senin bireysel arzuların, kaprislerin olamazdı, küresel bölgelerin oynayamazdı. Hatta öncesinde, sevdaya düşünce bunu anlamak zaman alırdı. Düşerken anlamazsın yere çarpınca anlarsın düştüğünü, onun gibi. Sevda bir dönem sır olarak kalırdı. Gözlerde O ışık tutuşunca, halden anlayan bir ruh görür, lakin söylemezdi. O ketum zamanlarda her edim bir tuhaflaşır, söylenmeyeni imalı yollardan dolaştırır, dolayımın her türlüsü, her şeye bulaşır; kağıda, kumaşa dokunur, taşa işlenir ki; bin yıllar sonra bulanlar; ahanda “sanat” diye bağırsın ve sırlar duymak isteyene fısıldasın. İlahi takdir ile ruhlar buluşurdu, bir sebeple ayrılırsa sevdiğinden eyvah eyvah; çöllere düşer, destanlar yazar, savaşlarda katliamlar olurdu. Silahların teknolojik olmaması tercihen öyle idi. Tetiğe basarak o acı geçmezdi, kaslar kesilip biçilecek ki acılar hafiflesin, yahut o kafa kopsun da kurtulsundu bu dertten. Öbür dünyaya geçiş yapar, orada beklerdi sevdiğini, bu dünyada beklemek dayanılmaz kederliydi. Yoksa onca vahşet neden olsundu. Savaş alanında yakılan ateşler izlenirken, ertesi gün ölsün mü öldürsün mü kararı, sevgilinin hayali ile konuşulur ve öyle karar verilirdi. Bireysellik sıfırdı. Tanrının kulu, O Afetin diğer yarısı, o ordunun neferi idi. Göklerin buyruğu başın gözün üstünde idi, rüzgar gibi eser, çilek gibi yaşar, kuş gibi ölürdü insan. Tabiatla, Tanrı ile iletişimi kesintisizdi. Akış sekteye uğramazdı, depresyona girmezdi, göğsü daralırdı, gökyüzüne/ tabiata bakıp ferahlardı.
EPİSODE 2: Klasik Fizik Zamanları (Mekanik Düzen ve Determinizm) (1600- 1900):
17.yüzyılda Kopernik, Kepler, Galileo ve özellikle Isaac Newton’un çalışmaları sayesinde evren, tıpkı bir saat gibi düzenli işleyen bir mekanizma olarak görülmeye başlandı. Newton’un hareket yasaları ve kütle çekim kanunu, evrendeki her hareketin belirli kurallara bağlı olduğunu öne sürüyordu. Tanrı’nın yerini akıl ve bilim alıyordu. Bu anlayışa göre:
- Her olayın bir nedeni vardır.
- Gelecek önceden hesaplanabilir.
- Evren düzenlidir, sabittir ve değişmez kurallarla yönetilir.
Bu düşünce sistemi “determinizm” olarak adlandırılır. Yani her şey önceden belirlenmiştir. Bu bakış açısı sanata da aynen yansıdı. Klasik sanat anlayışı; düzen, simetri, oran ve ölçü üzerine kuruluydu. Sanatçıdan beklenen şey, doğayı mümkün olduğu kadar “kusursuz ve doğru” yansıtmasıydı. Tek bir doğru / güzellik anlayışı vardı ve bu anlayış herkes için aynı kabul ediliyordu. Sevgi algısı/ anlayışı da bu değişimden nasibini alır; tutkulu bir kader olmaktan çıkar, sosyal bir sözleşme, mantıklı bir seçim ve toplumsal bir görev haline gelir. Evlilik, ekonomik ve sosyal bir neden-sonuç zinciridir. Duygular bile rasyonel çerçevede ele alınır. Fizik formüllerle her şeyi hesaplıyorsa, sevgiler de hesaplansındı.. Rakamlar önemli olacaktı elbette, banka hesabı / maaşlar, maddi durum göstergeleri, grafiklerle bakıldı fallar. Sevgili; “doğru hesaplanmış” bir eş oldu. İlişki, öngörülebilir, güvenilir ve toplum kurallarına uygun olmalıdır. Duygusal dalgalanmalar mekanik düzene aykırı kabul edilir. Duygular, mantığın bir sonucu olmalıydı, oldu sankim. Ateşli silahlar savaş alanlarına sürülürken, sevgilerin ateşi kısılmaya başlıyordu. Sevgiler sebeplere aç parantez ( sunulan imkanlara / para/ konaklama / mevkii) gibi madde dünyası göstergelerine bağlı oldu. Sebepler değişince sonuçlar da değişti. Sevgili Tanrı’nın armağanı değil, akıl ile hesaplanabilir öngörülebilir bir nesneye dönüştü. Arabam şu marka, bu renk, şu model olsun / sevgilim sarışın, bu meslekten, şu yaşlarda olsun, söylemlerindeki benzerlik, reklam panolarında görülebilirdi. Mantık evliliği gibi bir sözdeyiş, söylenir oldu. Oysa mantıklı olan, daha mantıklı bir duruma dönüşebilirdi. Daha üst model araba almak gibiydi aldatmak, gözleri maddeden ötesini göremeyen her ölümlü için.
EPİSODE 3: Modern Zamanlar ve Kuantum Fiziği (Son yüz yıllık süreç)
Lanet olsun ki fizikçiler bu kez de kuantum mekaniğini keşfetti. Max Planck, enerjinin kesintisiz değil, paketler hâlinde yayıldığını keşfetti. Ardından gelen keşifler daha da sarsıcıydı: Işık hem dalga hem parçacık gibi davranabiliyordu. Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’ne göre, bir parçacığın yeri ve hızı aynı anda kesin olarak bilinemiyordu. Schrödinger’in kedisi örneğinde olduğu gibi, gözlemlenene kadar bir şey birden fazla durumda bulunabiliyordu. Düz mantık ile olanlar / sonuçlar tam bir saçmalıktı. Bu saçmalık, sanat dünyasını duvara muz yapıştırmaya, galerideki çöpleri sanat eseri olarak algılamaya kadar getirdi. Artık geleceği yüzde yüz hesaplamak imkânsızdı. Sadece olasılıklar vardı. Bu düşünce, felsefeyi ve sanatı doğrudan etkiledi ve postmodern düşünceyi besledi. Postmodern sanatta:
- Tek doğru yoktur.
- Herkesin gerçeği farklıdır.
- Anlam izleyicinin zihninde oluşur.
Böyle bir dünyada sevgiler/sevgililer ne oldu Padavan?
Sevda artık ne ilahi bir kader ne de rasyonel bir sözleşme olacaktı. Sevda/ Aşk kavramlarının anlam kaymasına uğraması kaçınılmazdı. Sevdaya düşüp ömrünü feda eden insan, yeni dönemde “ilişkilere” ilişir ve iliştiği gibi ilişiği kesebilir artık, belirsizlik prensibi ile yönetilir; duygular değişkendir, sonuç öngörülemezdir. Sevgili, aynı anda hem mükemmel (tanecik) hem de kusurlu (dalga) olabilir. İlişkiler “saçma” (absürt) hale gelebilir. Anlık doyum ve sonsuz seçenek olabilir. Sevgili, deneyim için vardır. Schrödinger’in kedisi gibidir, hem var hem yoktur. Mutlak bağlılık yerini “biri bitmeden diğeri başlayan ilişkilere” veya “toksik ilişki” gibi karmaşık, olasılıksal durumlara bırakır. Her an yeni bir “olasılık bulutu” doğabilir. Sosyal medya hesabında 13 kadınla görüşen adam, kadının hesabındaki 26 ilişkiden biridir. Bu istatistik evreninde hayatının aşkını arayan insan kimyasallarla (depresyon ilaçları/ illegal maddeler) teselli bulacaktır. Atomun parçalandığı bir dünyada neyin güvenliği olabilirdi ki…. Temel birim infilak etmişti. Alemin fit** olduğu bir durumda, ex çeteleleri havada uçuşurken, leş listeleri borsada satılırken, insanlık gerçek olana, saf olana, “herzamanvarolan”a dair duygusunu yitirdi. Bu durum insanın genlerine, var oluşuna, yüzbinyıllık kan akışına uyumsuzdu, sistem/ruh/ kalp bu duruma isyan ediyor, uyarı sinyalleri veriyordu. Histeri nöbetleri, alkol/madde kaçışları… Error nöbetleri için korkunç bir sektör oluştu. İstisnalar elbette var, O istisnalar kaidelerin de, sahte algıların da, canına okuyan tipler. Onlara feda olsundu, masallar da, sürgünler de, rüyalar da……
Diğer yandan gene fizik dünyası der ki: “ Zaman herkes için aynı hızda akmaz.” “Madde ve enerji birbirine dönüşebilir” (E=mc²). Zamanın ve sevdanın üç evresinde de hakikatle temas edebilen insanlar var oldu. Mutlak gerçeklikten izafiyete geçerken mitolojik bir koku sürünen Narrator, umutsuz karamsar / pesimist gömlek giymezdi, baltasını su aygırı figürüne yaslayıp derin nefes alır, devam eder. “Önce bilgisi sonra duygusu” diye sayıklayan ceset toplayıcıya kulak verelim. Olan biteni anlamadan arenaya çıkan her Romalı, hüsranlı bir akşamda ağlamaklı olacaktır. İşkence*ye uğrayan her tutsak ya ölümü, ya akıl sağlığını seçecektir. Çoğu zaman bu seçim kendisine bırakılmaz. Bir çözüm, bir teselli vermedin MarkoPolo kılıklı..
Psikiyatri servislerinde değil, terapi dümenlerinde değil, psikolog maskeli dolandırıcılarda hiç değil.. Belki kendi cennetini bulmuş bir ölümlü, yolu/ pencereyi işaret edebilir; Cennetini bulan insanların yegane özelliği; gözlerine bakınca anlamsız bir neşe görürsünüz. “Bu devirde…” diye başlayan cümleler kurduran insanlardan bahsediyorum, madde dünyasını o parlak gözlerle aşamazsın, gönülden sevmek için fuzzy logic gerekir, var mı yok mu bilmeden, gelir mi gelmez mi önemsemeden, yargısız infazları istinafa götürmeden, O hücrede tünel kazmayı gerektirir, infaz gününü rüyada görüp geriye sayarken O’nun hayaline Aşkla sarılmayı gerektirir..
En başa dönersek; bu dünyada bir var bir yokuz..
Herzamanvarolanı unutursak biraz duman biraz külüz…
Yorum bırakın