Mercek yapımında ustalaştı ve geçimini bu yolla sağladı. Benedictus (Baruch) Spinoza. Merceklerle, yani cam ile uğraşmak etkilemiş elbette Spinoza’yı. Tarih 1632-1677,
Bir tüccar ailesinin oğlu olarak doğdu. Eğitimine bir Yahudi erkek okulunda başladı. Yunanca ve Latince öğrendi, ayrıca yeni Skolastisizm ve Descartes üzerine çalıştı.
Descartes’in yapıtı Principia Philosophiae’nin geometrik bir yorumu olan eserinin büyük bir bölümünü ve Etika’yı burada yazdı. Bir rivayete göre insanlar, ya taşlara öykünür varoluşunda, ya camlara. Kahramanımız, Spinoza tercihini camlardan yana kullanmış ve mercek yaparak yolunu bulmuş. Yazıya konu etika kitabı tanımları ve kavramları geometrik bir örgü şeklinde yazılmıştır. Misal; duygulanışların tanımı: “alay etme, kin beslediğimiz bir şeyde küçümsenecek bir şey bulunduğunu hayal etmemizden doğan bir sevinçtir”. Benzer şekilde; “var olan her şey, ya kendisinde, ya da başka bir şeyde vardır”. Benzer tanımlamalar kitap boyunca bornimago gibi örülür.
Öncelikle Spinoza Tanrı kavramını o zamanki genel Hıristiyan dünyasından çok daha geniş bir açıdan bakarak yorumlar; “Her eğitimli insan bilir ki Tanrı, ne sağ ne de sol ele sahiptir; O, ne hareket eder, ne dinlenir, ne de belirli bir yerdedir. Fakat O, Mutlak olarak Sonsuzdur ve tüm mükemmellikleri kendisinde bulundurur”. Spinoza’nın teolojik tavrı, Tanrı’nın doğasına ilişkin Hristiyan ve Yahudi ortodoksluğundan çok farklıdır. Spinoza’ya göre, Tanrı, aşkın olarak her şeyi bilir. Var olan her şey yalnızca Tanrı’nın Kudretiyle muhafaza edilir, O her şeyin Yaratıcısı ve nedenidir. Kendi iradesinin mutlak özgürlüğü ile tesir eder. Cisimsizdir, canlıdır hayat sahibidir. İrade ve Kudret sahibidir; bizim düşüncemizden farklı olarak Tanrı’nın iradesi, hükmü ve kudreti kendi özünden ayrı değildir. Biz Tanrı’yı zorunlu olarak biliriz, çünkü O’nun özü varlığı olmaksızın algılanamaz; yine O değişmezdir, ezelî ve ebedîdir. Spinoza’ya göre, Tanrı aynı anda her yerde hâzır ve nâzırdır, her şeyi kuşatıcıdır. Yaratıklar bariz bir şekilde Tanrıdadır ve yaratılmış şeyler Tanrı’nın sıfatları sayesinde bilinirler, bu nedenle onların özleri ve varlıkları Tanrı’ya bağlıdır. Öyle ki, Spinoza’ya göre, yukarıdaki vasıfları haiz bir Tanrı tüm insanların Tanrı’sıdır. Yani, İbrânîlerin iddia ettiği gibi Tanrı, yalnızca kendilerinin Tanrı’sı değil, kendileri de seçilmiş yegâne bir millet değildirler. Dolayısıyla, Tanrı, tüm milletlerin Tanrısıdır ve her bir millet seçilmiş bir millettir.
Sonuçta, peygamberlerin ve peygamberlerin getirdiği vahyin amacı ve özü doğru hayattır, doğru hayata davettir, yoksa irade hürriyeti veya felsefî konular hakkında bilgiler vermek değildir. Aynı şekilde, vahiylerle Tanrı’nın istediği, Tanrı’ya, Onun emirlerine itaattir. Onun emirlerinin özü, adalet ve sevgidir. Dolayısıyla Tanrı, insanlardan adil olmalarını, başkalarını da kendileri gibi sevmelerini ister. Özetle, Tanrı’nın peygamberler aracılığıyla insanlardan istediği şey, Onun Tanrısal adaletinin ve sevgisinin bilgisinden başka bir şey değildir.
Spinoza’nın tanımlamaları geometrik sistemle ilerlerken adalet konusu ayrıcalıklı ve özgün bir yer bulur. Tanrı ve adalet tanımları birbiri ile eklemlenmiştir. Tanrı sonsuz olduğu için onun düşünme kudretinin de sonsuz olduğunu kabul etmek gerekir. Bu yüzden doğru fikirlerin sıralanışı ve şeylerin düzenlenişini aynıdır. Bu duygu bizi “adalet” tanımana götürür. Fikirlerin – şeylerin düzenine bağlı olarak bizde nasıl uyandıklarına bakarsak, zihnin (yani ruhun) hep bir vücudun ruhu olduğunu anlarız. Böylece, Spinoza’ya göre zihin ya da ruh denen şey vücudun fikrinden başka bir şey değildir. Hareket yasaları uyarınca cisimler belli hızlarda ya da göreli olarak sabitlendiklerinde ortaya çıkan şeye “sistem” denir. Demek ki bir sistem her zaman az veya çok karmaşık bir alt-sistemler kombinasyonudur. İnsan vücudu da böyledir; sistemlerden oluşan bir üst sistemdir. Ama biz genellikle insan vücudunun neler yapabildiğini bilmeyiz. Ama yine de onun üzerinde irademiz olduğunun hayalini kurarız. Ruhumuzun iradesi bedenimizin iştahlarından başka bir şey değildir. Herkes kendi tutkularına göre hareket eder.1 Etika’nın bütününde, Spinoza beden ve ruhu bir bütün olarak algıladığını farklı şekillerde ifade eder.
Doğa, var olmak için kendinden başka bir şeye ihtiyaç duymayan şeydir. Her şey, bu tek varlıktan zorunlulukla meydana gelmiştir. Zorunluluk, doğanın tabiatında vardır ve doğa ne yapmışsa bu mecburiyetten yapmıştır. Özgürlük yoktur. Özgürlük, zorunluluğun bilgisini gün yüzüne çıkarmaktadır. İnsan, özünü anlamadığı nedenlerin kölesidir. Bu nedenleri bilirse, bilgiyle davranır ve özgürleşir. İrade, akıldan başka bir şey değildir, Aklı da kullanmak için gerekli olan bilgidir. Aklın dışında düşünülen irade özgürlüğü boş bir kuruntudur. Seçmek zorunda bulunduğumuz için seçeriz. Önemli olan, neyi seçmek zorunda bulunduğumuzu açık seçik bilmemizdir. Bu gerçeği, Sokrates, verdiği bir örnekle, açıklar: Sonraki acıyı bilmeyen bilgisiz yakın mutluluğu seçer, yarasına bıçak vurdurmaz. Sonraki mutluluğu bilen bilgili yakın acıyı seçer, yarasına bıçak vurdurur. Her ikisi de, seçimlerinde, zorunluluğun peşinden gitmektedirler. Ancak, bilgidir ki gerçek zorunluluğu sahtesinden ayırabilir. Bilgisizin zorunluluğu mutsuzluğa, bilgilinin zorunluluğu mutluluğa ulaştırabilir. Bilgi, kişiyi özgür kılar, zorunlu olaylara egemen yapar. Bu seçim, hiçbir zaman, bilgisiz bir iradenin keyfine göre gerçekleşmemiştir. Kayıtsız irade gibi görünenin altında, her zaman, bir zorunluluk yatar.
Böyle bir durumda insan zihni ne yapabilir ki? Özgürlük ve iradenin bir yanılsama olduğu belli olduğuna göre, insan zihninin işleyiş yasalarını öğrenmeden hiçbir şey yapamaz. Öncelikle dünyayla temas etme yollarının ne olduğunu öğrenmelidir. İlk ve en yaygın temas türü; algılama ve hayal gücüdür. Algılamak demek hayalimizde şeylerin tasavvurlarının belirmesi demektir. Bunun ardından şeylerin birbirlerine karışmış bir halde bulunduklarının farkına varırız ki; bu durum aslında hayal gücüyle algının birbirine karışmış olmasından başka bir şey değildir. (Bu haldeki biri, modern psikiyatri açısından hastadır). Bu tür tasavvurların hiçbiri nesneleriyle uyumlu değildir: bu olağan durumunda insanları iki yanılsamaya götürür zorunlu olarak bedenin üzerinde bir etki bırakan nesneyi bildiğimi sanırım, oysa etkiden başka bir şeyi biliyor değilim. İkinci yanılsama ise böylece zorunluluğun dışında “mümkün” şeyler varmış gibi hayal etmektir. (Bu durum modern psikiyatri tarafından savunma mekanizması olarak etiketlenir).
Peki hatalarla, yanılsamalarla yaşamaya mahkum gibi göründüğümüz bu dünyada hakikate nasıl ulaşılır? Her şeyden önce yanlışın ne olduğu konusunda düşünmeliyiz. O zaman göreceğiz ki yanlış; ne bir günah, ne de bir olumsuzluktur. Hiçbir fikirde onu yanlış kılan herhangi bir olumlu özellik yoktur. Yanlış sadece bilgi eksikliği demektir. Oysa bilginin daha üst ve Spinoza’nın başlangıçta “ikinci türden bilgi” adını verdiği daha yüksek bir biçimi mümkündür. Burada ikinci türden bilmek demek bedenler arasındaki karşılaşmaların nedenlerinin bilinmesidir. Yani “notiones commonis” buna “ortak mefhumlar” da denebilir. Bu Spinoza’ya göre akla uygun (rasyonel) bir bilgidir, çünkü nesneler arasındaki etkileşimlerin her iki nesneye ortak olan nedenlerini verir. Bu sebeplerden yola çıkarak tespitler yapılabilir, bu haliyle bilimsel yönteme yakın bir anlayış diyebiliriz. Üçüncü tür bir bilgi vardır ki; sırrına yalnız Spinoza ermiş gibidir. (Spinoza Etika’da böyle bir hava estirir). Nesnelerin ve varlığın, dolaysız olarak özlerini kavrayan üçüncü türden bilgi, sezgisel bilgidir. Bu bilgi tiplerinden son ikisi “upuygundur” ve zihin upuygun fikirler kurabildiğinde şeyleri-olayları tıpkı Tanrı onları nasıl biliyorsa öyle biliyordur. Yani kendi içlerinden, ezeli-ebedi ve zorunlu olarak bilir. Her bilgi tipinin doruğunda Spinoza’nın kavrayış gücü ile irade arasında kurduğu özdeşlik bulunur.
Spinoza için temel mesele; duyguları nedenleri bakımından kavramaktır. Spinoza öncelikle duyguların doğrudan ve ilk nedenlerini araştırmaya girişir: bir duygu hem zihnin hem de bedenin aktifliği ya da pasifliğindedir. Aktif ya da pasif, her şey Spinoza’nın temel prensiplerinden; “çaba” gereğince, gücü yettiğince varlığını sürdürmeye çabalar. Varlığını sürdürme çabası temel bir duygu olarak “arzuyu” belirler; bu çabasının desteklendiği durumlara sevinç, engellendiği durumlara ise keder denir.1 Arzu, sevinç ve keder bu yüzden “ilk nedenler” bakımından temel duygulardır. Spinoza’nın kurgusunda; tüm hayat bu üç temel duygunun farklı kombinasyonlarından ve hareketinden ibarettir. Bahsedilen bu çaba ruha çevrildiği zaman irade adını alır, ruh bedene çevrildiği zaman iştah adını alır.2 Bu tanımlamalar labirentinde; sevinç deyince ruhu daha büyük bir yetkinliğe geçiren tutkuyu, keder deyince ruhu daha az yetkin kılan tutkuyu anlar. Ruha ve bedene çevrilen sevinç duygulanışına neşe ya da hoşlanma diyor. Keder duygulanışına ise elem ya da melankoli diyor.3 Yalnızca insanların hoşuna gitmek amacıyla bir şeyi yapmak bir şeyden kaçmak için harcanan çabaya “hırs” etiketini yapıştırır.4
İnsanlar genel olarak bahtsız olana acıma duygusu, bahtlı olanlara karşı haset duymaya hazırdırlar. Talihli insanların sahip olduklarına ilgileri sevgileri ne kadar fazla ise, kinleri de o denli fazla olur. Bize benzer bir şeyi sevdiğimizde güzümüz yettiğince onun da bizi sevmesini sağlamaya çalışırız.5 Keder insanın etki-hareket gücünü azaltır bu da kendi varlığını devam ettirme çabasını düşürür. Tersi olarak sevinç duygusu da insanın etki gücünü artırır.6 Birine karşı kini olan kimse ona kötülük yapmak isteyecektir yeter ki bunu yaparken kendisi zarar görmesin. Tersi durumda seven insan iyi şeyler yapmaya çalışacaktır.7
Tutkusal hayatın iki temel unsuru, zihnin ve bedenin yapısı gereği arzuyu ve hayal gücünü varsayar. Hayal gücü, başka bir deyişle nesnelerin bizde bıraktığı etkilerin imajlarının kalıcılığı arzulanan nesnenin kalmasını ya da çekip gitmesini istememize yol açar. Tattığımız sevincin dış bir nedenini hayal ediyorsak o sevince sevgi deriz, tattığımız kederin dış bir nedeni olduğunu hayal ediyorsak o kedere nefret deriz. Dış nesneleri öncelikle nedenleriyle değil bizde bıraktıkları imajlarla hayal ederiz. Her zaman herhangi bir nesneyle karşılaşabiliriz ve arzumuz nesneye bu tesadüflere bağlı olarak yönelir; bu durum temel duyguların bir kombinasyonuna yol açacak ve tutkusal hayatı daha da karmaşık bir hale getirir. Böylece sevgi ile nefret arasında gelgitler, çifte duygular yaşanacaktır. Bu Spinoza’nın “ruh salınmaları” ya da “ruh dalgalanmaları” adını verdiği durumdur. Daha karmaşık bir tutkusal durum ise umut ile korku arasındaki git-gellerdir. Son olarak insan tutkularının en karmaşık olduğu düzlem olan “sevilen varlığı korumak” isteği ön plana çıkar. Sevilen varlığı koruma isteği zorunlu olarak tutkuların sadece şeylere dair olmamasını, insanlar arasında da olmasını gerektirir. Duygusal ve tutkusal hayatın karmaşıklığı bu kişilerarası ve toplumsal boyutlarında ele alındığında hep “öteki”ni varsayar ve bu ötekinin rolü her zaman hayali olarak kalır.
Spinoza önce duygularımız ve vücudumuz verili olduğunda “iyi” ila “kötü”nün, yetkin olmayış ve yetkinlik arasındaki farkın göreli olduğuna dair önermelerini sıralar. Bunları bir düzene koymaz ama düzen, “insanlık hali” diyebileceğimiz bir temayı tartışırken yeniden geometrik düzenine gelip yerleşir. Spinoza der ki biz her şeyden önce tutkularımızın tutsağıyız: ama tutku tutsaklığı demek, insanların dünyasında, insanın sınırlı olan kuvvetinden gelir. Biz çoğu varlıktan daha “iyi” durumda olsak bile yine de göreli olarak “güçsüzüz”, çünkü sonlu varlıklarız. Üstelik pasif duygularımız (nefret, korku, öfke, acıma) bizi dünyadan yabancılaştırırlar. Biz de bu yabancılaşma yüzünden yanlış iyiliklerin ve doğru kötülüklerin peşine düşeriz ve bu durum bizim için en güçlü tutkular haline gelebilirler. Böyle bir karmaşada Spinoza, tek çarenin “erdem” denen şeyin doğa tarafından zaten sağlanmış olan temelini formüle edebilmek ve ona uygun yaşamak olduğunu söyler. İyi kavrayan bir egoizm, kendine gerçekten faydalı olanı aramaktır. Bu ise haliyle uygun bir şekilde mümkün olduğunca fazla sayıda şeyi tanıyıp bilmeyi gerektirir. Bu başarılabilirse sadece bize faydalı olandan ortak olarak herkese faydalı olana geçiş için bir yol açılacaktır. Toplum halinde yaşamanın faydası, çatışmalara ve çelişmelere rağmen insanların, hiçbir zaman “doğal halinden” çıkamayacaklarının kabulüyle güvenlik ve barış içinde yaşama arayışlarıdır.
Çözüm odaklı bakarsak; tutkusal hayata akıl nasıl müdahale edebilir? Bu Spinoza’ya göre meselenin esasıdır. Önce bizi temin eder: tutkularla yaşadığımız her şeyi akıl yoluyla da yaşayabiliriz, der. Sadece kişiyi dünya çapında bir bakışla algılamamız gerekir bunu kavramak için. Spinoza iyi bilir ki özgür demeye layık bulabileceğimiz insanların hayatı “onaylamaya” dayanır. Mesela cahiller arasına pek karışmaz. Toplum olmasaydı gerçek bir özgürlüğün mümkün olamayacağını bilerek herkesin ortak iyiliği için uğraşır. Bunun gerçekleşmesi için her aklı başında insanın kolayca keşfedebileceği pratik kurallar bulunabilir. Spinoza sadece istemeyle aklın bizi kötü duygulardan ve tutkulardan arındıramayacağının haberini verir. Önce pasif tutkular karşısında önerilmesi gereken bir reçeteye ihtiyaç vardır. Bedenini tanı ve hakim olabildiğin bir hayal etme tarzı kur. Zihnini, ruhunu tedavi et. Ama bu da yeterli değildir. Spinoza bunun için de duygular kullanımı talimatnamesi hazırlar. Tanrı’ya karşı şu andaki sevgi tarzını bırak; çünkü bu sevgi Tanrıdan cevap görmediğinde bir nefrete dönüşebilecek olan bir sevgidir. Öyle bir sonsuz ve yok olmaz varlık karşısında duy ki bu sevgiyi, sevgin asla bir nefrete dönüşemesin. Bu en büyük engel de kalktıktan sonra en yüksek mutluluğa erişebilirsin. Bu sezgiyle bilmek demektir. Her şeyi ve kendini ebediyetin bakış açısından kavramak, tanımak. O zaman Tanrıya karşı “zihinsel” bir sevgi doğacaktır. Bu var oluş seviyesi aslında hem kendini seven Tanrının sevgisidir, hem de kendimizi “Onun” bizi sevdiği gibi sevmektir. Bu şartlar altında zihnimiz ve ruhumuz korkulardan, vücudun kısıtlılıklarından kurtularak kendi özünü gerçekleştirmeye özgür olarak girişebilir. Spinoza’nın kitabını bitirirken yaptığı son uyarı kendi felsefesinin doruğudur: mutlu ve erdemli olabilmek için başlangıçta “yetkin” olmanız gerekmez; çünkü “erdem” mutluluğu verecek bir ödül değil, mutluluğun ta kendisidir…
Kaynakça :
1:Benedictus Spinoza, Etika, Dost Yayınevi, Ankara, 2011, Çev: Hilmi Ziya Ülken, sy;135
2:A.g.e. sy; 139
3: A.g.e. sy;144
4: A.g.e. sy;140
5: A.g.e. sy;153
6: A.g.e. sy;156
7: A.g.e. sy;160
Yorum bırakın