“Teşekkür ederim” dedi, “bu kadarını beklemiyordum, güzel bir yolculuktu”. Karşıt örgü uzayında başka bir veda penceresi açıldı; “Canımı sıkmana /yakmana gerek yoktu… Çiçeklerin hatırına…”
Oysa her şey neredeyse aynı dozda sunulmuştu. İnsanın içinde var olan bilinmeyen birimler yorumları belirliyordu. O birimler dışarıdan müdahale ile değişmiyordu, bir güzellik bir aydınlanma yaşansa bile, bu ancak içerde olan bir dönüşüm ile mümkündü. İnsan kendi içinde bir güzellik arayışına girerse ancak etrafında olan bitenlerden anlam çıkarabiliyordu. Niyet denilen kavram tam olarak bu idi. İyi niyetle bir yaklaşım, iyilikler bulurken, kötü niyet elbette kötülük getirecekti, iyinin ve kötünün ötesinde bir bakış-algı geliştirmek mümkündü. Kişisel sözlük açılır; “ARTniyet” dediğimiz kavram, olaylara sanatın insana sunduğu; zihinsel – duygusal hazzı bulmak- tatmak niyetiyle bakmak demektir.
İyinin ve kötünün ötesindeki bu bölgede karşılaşan insanların dostluğu hep sürer, iletişim için bazen iletişime gerek duymazlar. Yüzeyselliğin çölünde bir derinlik bulan insanların düşünce balonunda şu cümleyi okursunuz; “nihayetinde niyetlerimiz, ARTniyetlerimize göredir”.
Zamanın / uzayın başka bir noktasında başka bir veda; “madem bu kadar lezizdi, hem sevgi doluydu neden bitsin, halledebiliriz” dedi biri. “Belki de güzelliği, fani oluşunda, hayat gibi” diye düşündü ve tabi ki sesli olarak beyan etmedi/ edemedi diğeri. Elindeki baltayı görmenin etkisi de olabilir; hep görürdü kurgu nesneler, ellerde, dillerde ve gönüllerde olanı görüyordu. En keyiflisi kirpiklerde asılı olanları görmesiydi. Yakın zamanlarda Çin Seddi civarında, bir ölümlü ile konuşurken kadının kirpiklerinde birden beliren siyah kuğu görmüştü. Öncesinde taşlar vardı oysa gözlerinde, aniden beliren siyah kuğu duygu / kontrol sistemini felç etmiş, gözlerindeki buğu suya dönüşmüş, gözyaşları yerçekiminin etkisi ile dökülmüştü kumlara. Aynı anda kadın da ağlamaya başlamıştı. Sonrasında olanları belki başka bölümde anlatır Narrator.
Konumuza dönersek; o kadar samimi bir veda notu yazdığı için kendini suçladı. Ve aynı anda ferahlık hissi düşünce ile birleşti. “Suçluluk duygusundan azat olmak isteği idi asıl sebep, suçlanmak susuz kalmaktan daha beterdi.” Neyse bu da ders olsundu. Mevcut olanı yetersiz bulan, yetinmeyi bilmeyen yüceler konseyi (?) mensupları için uygun olan, mükemmel olandı. Oysa madde dünyasında mükemmellik en son Atlantis’te görülmüş, denge yasasında yeri olmadığı gerekçesi ile şehir kendini yok etmişti. Dersini alan piramit ustaları küçük hataları yapının sekiz köşesine serpiştirmiş, bu sayede üç bin yıldır ayakta kalabilen bir şaheser inşa edebilmişlerdi. Benzer bir tavır, konuya vakıf neyzenlerde görülürmüş, eser icra edilirken herhangi bir nota bilerek daha pes ya da daha tiz üflenir, bunu fark eden kulak / gönül sahibi dervişler gözlerini kapatıp kafalarını hafif sola eğerek “eyvallah” mesajı verirlermiş. Hataları fark etme, kabul etme, pratiği klasik eğitimin önemli bir başlığı olagelmişti. Gelgelelim modern zamanlarda tam puan alamayan insan yavruları hücre cezası, çarmıhta kahvaltı, en beteri; asık suratlarla kırbaçlanır oldular. Doğal olan insani kusurları / hataları örtbas için alkışlar, beğeniler peşinde koşan bir tür yayıldı, şehirlerde. Bu durum uzun zamanda olağanlaştı. Gösteri cangılında, “gör beni” temalı sosyal medya bataklığı her yeri sardı. İnsana geliştiren güzelleştiren derinlik / samimiyet; anlam bulmuyor, kabul görmüyordu. “ARTniyetlerimizi” beslemez isek, iyi niyetlerimiz canlı kalamazdı ki. Nihayetinde niyetlerimiz, “ARTniyetlerimize” göre şekil aldı hep.
Yorum bırakın