“Nihayetinde niyetlerimiz ARTniyetlerimize göredir” alıntısı ile ilk taşı Narrator atar.
Koro buselik kıvamında bir melodi ile okumaya başlar (desibel 80);
Tahtın ve tacın, güzelliğin sandın, inandık..
Biz de sana uyduk, bu ilk değildi;
Sanrılar ve Tanrılar uğruna topladık çiçekleri..
Eli kalem* tuttu, yazdı o afete, mürekkep maviydi…
Mavi kırmızıya, kırmızı siyaha evrildi…
Gözleri bir çift kare, yağmur yağarken tahtın devrildi.
Scriba elini kaldırdı, diyeceklerim var ;
Çok değil 9bin yıl önce… Yüksek binalar, su gibi akan teknoloji, temiz enerji ziyadesi ile vardı. Ulaşım ve beslenme sorun değil zevk sebebiydi. Şehrin insanları, Ad kavmi; fiziksel olarak çok güçlü ve geometrik hatları o kadar harika, heykel sanatını sıfıra indiren türdendi. “Bizden daha güçlü kim var?” diyen erkekler ve “bizden güzel kim olabilir?” diyen kadınlar güruhu… Kibir elektrik olup akacaktı, fakat hayvanlar kablosuz enerji transferini kullandığı için bu mümkün değildi. Bu yüzden kibir ve şımarıklık şehrin pürüzsüz caddelerinde geçit töreni yapıyordu. Bu devir epey de uzun sürdü, 3 yıl, belki 9 yıl, belki 27 yıl… Zaman konusunda rivayetler muhteliftir. İnsan işte, bir yanı dengeye bile muhaliftir. Sonra bir gün hiç kimse gökyüzüne bakmadı. Binlerce insan tüm gün yaşadı ve hiç biri gökyüzündeki maviye, bulutlara, Güneş’e ve en kötüsü Ay’a bakmadı. Hepsi aynalarda kendi fiziği, kendi yüzü, beden, resim, müzik derken. Miko** durumu rapor etti, ne sevindi ne üzüldü olacaklara, belki de bilmiyordu, kesilen fatura, iddianame, yargı ve ceza umurunda değildi. Sonrası gün, ertesi günde diyebilirdi, demedi işte. Bulutlar gökyüzünü kapladı,yedi gece sekiz gün süren dondurucu ve her şeyi kökünden söken şiddetli bir fırtına… // Sustu
Narrator: her gün gökyüzüne bakarsak felaketlerden / helak tan kurtulur muyuz yani?
Scriba: gözlerini kapattığında kalbindeki pencereleri göremiyorsan, sana sevdalı bakan gözler yoksa hayatta, kapanıp açılınca rüzgar yapan kirpikler de yoksa, gökyüzü son çaredir. Bunlardan en az biri yeryüzündeki anlam / amaç için mübremdir.
Koro verilen es i fırsat bilir ( desibel 90);
Tacın ve tahtın, güzelliğin sandın, inanmadık..
Bu ilk değildi, çok zaman önceydi, o bahçeden kovulduk..
Şirkten uzak; şarkıya/ eve/ kalbe/ yakındık..
Eli taşlara da dokundu okyanus kıyısında..
“İnsanı ele veren elleridir” diyordu her defasında..
Medusa’nın itirazı cevaplanacak, zamanın aynasında..
Scriba elini kaldırdı diyeceklerim var ;
Yaklaşık 8 bin yıl önce… Bu kez Semud kavmi, piyasaya çıktı. Yeni bir algı yeni bir renk, yeni bir spor türü. Şehri kayaların içine oyarak Miko’ya karşı bir anlamda önlem almayı denediler. El becerileri gelişti doğal olarak. Ellerini kontrol etmek zihni de kontrol etmeyi gerektirirdi, nitekim öyle de oldu. Yeterince zaman geçti, yeterince ateş yandı, yeterince mucize yaşandı.. Kayaları ve taşları oymak bünyelere sirayet etti, kalpler katılaştı, merhamet denilen merhem şehri bir gece terk etti. Tanrı bu kez sıradaki Ulak ile şehre bir antilop yolladı. Kimi kayıtlar bizon, kimileri deve, kimileri su aygırı olarak rivayet eder, bu detay önemsizdir, asıl olan anlam ve derinlerdeki epifani kokusudur. Hangi canlı olursa olsun mesaj aynıdır; bu canlıya saygılı olun, incitmeyin, ürkütmeyin, kontrolü kaybetmeyin, adamı hasta etmeyin!!! Çok da kolaydı aslında soru; haddini aşma, antiloba nanik yapma, alkolü / kokoyu / öfkeyi damardan çekip salçalaşma, salaklaşma!!!
İlk zamanlar yolundaydı her şey, sonra olan oldu haddi aştılar, Antilobu can evinden vurdular. Etinden kavurma yapalım, derisinden şapka yapalım, dişlerinden küpe yapalım, ciğerinden beste yapalım derken, tüm tartışmaları bitiren velvele / sayha duyuldu; 196 hertz duyulan son ses oldu. Bir kelime mi ? harf mi ? bilinemedi, çünkü duyan ve hayatta kalan olmadı. “Ra” “Mim” yahut “Sad” sesleri olması muhtemeldir, rivayet olsa da, bilemeyiz.. Harflere zaten estetik hassasiyetimizden dolayı esiriz..
Koro derin bir nefesle okur ( desibel 96)
Tacın ve tahtın; bandana ve illüzyon
Gerçekle ilgilenmeyen kalpler, nihayetinde mucizesini görürdü..
Kederi değerliydi bir zamanlar; yaklaşık beş yüzyıl sürdü..
Elinde balta, putları kırdığında; tüm ışıklar yandı, gündüzdü..
Samut küp hallerin de sevimliydi; ne o öyle, hep argo / sansürsüzdü..
Henüz başlamadı seyir/şiir; bunlar hep önsözdü..
Scriba elini kaldırdı; “son bir ekleme yapayım, gönülden gönüle akayım, bir var bir yok olanlar için olsa olsa şakayım..”
Zamanlama olarak “Hibakuşa”lardan sonra yeryüzünde belirdiler. Ad ve Semud kavminin birleşimi, sentezi, melezi … “Ten Kavmi”!!! Tüm zamanların en beyhudesi… Bu kez bir bölgede, bir kıtada değil tüm dünyada hüküm sürmeye başladılar. Yüzeyin, yüzeyselliğin holiganları… Hakikati gerçeklerin parmaklıkları ile hapsettiler. Göğüs kafeslerinin altında çarpan şeyi bir motor gibi gördüler. Tanrı, tabiat ve kardiyoloji ile iletişimi kestiler. Birbirlerinin gözlerine baktıklarında, karşıdakinin ruhunu değil, kendi gözbebeklerindeki ışıltıyı kontrol ederler. Sevgi onlar için bir “gösteriş” meselesidir; iki tenin birbirine yakışması, iki kumaşın renginin birbirini tutmasıdır. Bu kavimde “yara izi” en büyük günahtır. Çünkü her yara izi, bir yaşanmışlığın, bir derinliğin ve içeriye sızan bir acının göstergesidir. Acıyı hissettikleri an, günahtan kaçar gibi terapilere, kimyasallara (antidepresanlara) koşarlar. “Mutlu olmak zorunluluğu” işte onların amentüsü budur. Sessiz iletişimden mahrumdurlar. İnsan bedeninin / derinin / tenin altına bakmaya ne cesaretleri ne de niyetleri vardır. Tenin bittiği yer, onlar için uçurumun başlangıcıdır.
Onların zamanı kronolojik değildir; formun bozulmasıyla ölçülür. İlk kırışıklık, kıyametin kopuşudur. İlk “sarkma”, bir imparatorluğun çöküşüdür. Bu yüzden sürekli bir “onarım” halindedirler; mermeri yontar gibi kendi bedenlerini yontarlar ama içindeki heykeli asla özgür bırakmazlar. Ten Kavmi; yüzeyde yaşayabilen, sadece görünenin, fiziğin, geometrilerin, rakamların öncelendiği, önemsendiği bir topluluktur. Onlar için gerçek, tenin bittiği yerde biter. Akıbetleri nasıl olacak sorusu kehanetlere konudur. “We will see” demişti, gözlerinde evren sunan kahin. Bir felaket olacak da görecek miyiz? Zaten bir felaketin içinde miyiz?; (hakikatten / Aşktan mahrum bir hayattan başka felaket mi olur..)
Narrrator koroya bir not gönderir; koro notu okur (70 desibelde);
Karşıt örgü uzayında; soruları Vicdan denilen kirpikleri öpülesi efendi sorar,
Ve cevapları Zaman denen kalpsiz Master sunar, sunacak.
Zaman ve Vicdan ne vakit buluşsa gerçekler ve kurgular barışır,
Sevdalı bakışlar o an aynılaşır / anlaşır..
*Camdankalemileyazılandır
**: Mikail (Tabiat olayları yetkili meleği)
Yorum bırakın